Category Archives: Spor

İmkansızı Başarmak _ TEDX _ Koşu

Adrianne Haslet Davids Boston Maratonundaki patlamayla sol ayağını kaybetmiş bir dansçı.

İngilizce bilenler için acıklı ama mesajlar veren TEDX konuşmasını izleyebilirsiniz. Patlama sonrası kaybettikten sonra “Tekrar dans edeceğim” diyen Adrianne ‘nin doktoru “Milyonda bir şansın var , çok zor” demesinin ardından milyonda bir olmak istediğini söyleyip , sıkı bir çalışmayla ilk yarışmasını engelli olarak kazanmıştır.

Kendi sayfasını ziyaret etmenizi öneririm.

Eğer bir şeyin hayalini kurabiliyorsanız, onu yapmayı başarırsınız

WALT DİSNEY

 

Reklamlar

Spor Yapmak, Zihni Nasıl Harekete Geçiriyor?

Basit Cevap : Beyinde mitokondriya üretilmesini sağlıyor.

Benim hayatımda spor her zaman oluştur. Ortaokul / lise yıllarında lisanslı futbol ve voleybol , üniversite yıllarında her ne kadar çok tembel olup kendimi geliştirmesem de basketbol/futbol , özellikle yedek subay olarak yaptığım askerlik sonrası yanlışlıkla katıldığım 21 Km koşusundan sonra koşuya başladım.

download

Şimdi ise her sene 10 kez yarışmalara gider , her hafta en az 3 kez ( en az 30K) koşmaya ayırırım. En sevdiğim ise koşu sonrası güzel bir kahvaltıdır.

Kendim hazırladığım zeka oyunlarının neredeyse %50 sini koşarken tasarladığımı iletmeliyim. Hayat/iş ile ilgili kararların %85 ‘ni koşarken/yürürken verdiğimi de ileteyim. Aynı zamanda okuduğum bir kitapta şairlerin %85’nin şiirlerini açık havada yürürken / koşarken bulduğu iletiliyor. Aynı araştırma günümüz yazarlarıyla ( burdan önerimdir) yapılsa yüksek bir oran çıkacaktır.

Konumuza dönersek popsci haberine göre ;

Spor yapmanın, zihinsel faaliyetlerimizi yeniden düzenlediği, hatta zihnimizi açtığı söyleniyor. Peki, bu nasıl gerçekleşiyor? Yapılan bir araştırmaya göre, bu sorunun cevabı vücudumuzun enerji kaynağında yatmakta. Nasıl mı? Kaslarımız, tıpkı şehirlerdeki elektrik ihtiyacı arttıkça yeni açılan güç kaynakları gibi, yaptığımız egzersizin ihtiyaçlarını karşılamak için yeni mitokondriya üretmeye başlıyorlar. Mitokondriya, hücrelerimizde bulunuyor ve vücudumuzun enerjisini sağlıyor.

Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde Uygulamalı Psikoloji profesörü olan J. Mark Davis’in yaptığı bir çalışmaya göre; beyin hücreleri de aynı yöntemi uygulayabiliyor. Davis ve ekibi, fareler üzerinde yaptıkları deneylerde, egzersiz yapmanın beyin hücrelerindeki mitokondriya sayısını arttırdığını ispatladılar. Fareler, günde sadece yarım saat boyunca egzersiz yaptırıldığında bile yeni mtDNA üretmeye başladılar. mtDNA’lar sadece anneden gelen genler olmasına rağmen, beyin hücrelerinde, vücutta bir eşi olmayan bu genlerin sayısında artış başlıyor. Daha fazla mtDNA oluşması, kısaca mitokondriya sayısının artması anlamına geliyor.

Görünen o ki; egzersiz, hem bedeni güçlendiriyor, hem de zihni. Egzersiz boyunca artan enerji ihtiyacı nedeniyle, beyin daha hızlı ve daha verimli çalışmaya başlıyor. İnsanlar yaşlandıkça, mitokondriya sayıları düşüyor. Bu nedenle, Davis ve ekibinin buluşu, yaşlanma etkilerinin azaltılması ve hatta geciktirilmesi konusunda da faydalı olabilir. Çünkü artık beyni genç ve zinde tutmak için spor yapmanın tek başına yeterli bir faktör olduğu anlaşıldı.(Kaynak Tuna Emren –popsci.com.tr )

ImageGen (2)

Her ne kadar bütün koşularımı kaleme alamasam da geçmişe yönelik yazdığım güzel yazılar da var. Koşu film önerileri , Avrasya Maratonu istatistiklerim , Egzersizle ilgili bilimsel verilerin de olduğu Biri Egzersiz mi dedi yazım , sciencetific American ve sciencedaily sitelerini kaynak olarak kullandığım Düzenli Egzersizlerin yararlarını anlatan yazım , Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur Türk Satranç Fedarasyonu yazılarını , aynı zamanda fiziksel aktivitenin yararlarını anlatan Türkiye Halk Sağlığı yazısını okuyabilirsiniz.

İyi okumalar ,

Koşu Film Önerileri

Tüm insanların sağlıklı yaşamdan, kilo vermeye kadar uzanan bir çok nedenden dolayı  sporların tanası  olan koşuyu yaptığını biliyoruz. Amerika ve Avrupa’da ise koşunun yaşam biçimi olması nedeniyle bu ülkelere gıpta ederek bakıyoruz. Böyle olmasına rağmen koşu üzerine çok az film yapıldığını biliyoruz.

Bu blog bir koşu blogu olmadığından ve filmin ana temasının mücadele , zor şartlarda kazanılan başarıyı anlattığından  çok fazla detaya inmeden  film hakkında bazı çıkarımlarımı yapıp sizi merakta bırakmayayım.

16943530-standard

Filmin hikayesini bir kenara bırakırsak , film aslında “Asla pes etme” üzerine kurulmuş.

Filmi izlerken oyuncuların samimiyetini hızla adapte olacak  , McFarland’ı merak edecek ve Meksika’nın kültürünü araştırmaya başlayacaksınız.

McFarland,USA  2015 yılında çekilen bir  film olup  Kevin Costner başrolde oynuyor.Gerçek bir hikayeden alıntı yapılmış.

İyi eğitim almış , iyi okullarda okuyan genç arasındaki diyalog aslında atletizmin hiçbir şeye bağlı olmadığını gözler önüne seriyor.

Thomas Valles : Golf oynar mısın?

Lupe : Evet

Thomas Valles : Bu golf değil.  (Antremanlarda golf / koşu ilişkisi kuran hocalarına golfu bilmediklerini not düşersek anlamlı olacak)

images

 

Filmin son yarışındaki takım ruhu ve birilerinin boşlukları doldurma finali filmin başarılarından.

Size iyi seyirler.

 

Diğer koşu filmlerini ekleyeceğim.

Filmden sonra araştırdıklarımı sizlere de önereyim.

1987 yılında Ulusal Kros Şampiyonasını kazanan ekibin fotoğrafını görüyorsunuz.

McFarland : Los Angeles ile San FranCisco arasında fakir bir kent.

Meksika Dili : İspanyolca.Filmde de sıkça kullanılıyor.

Meksika yemeklerinine bir göz atmanızda fayda var.

 

 

4434f3700f54ab24daee3a2048d0b9c8f95a74a6

Kışın Spor Yapmak

“Kışın kilo Alıyorum , bu soğukta ,karda spor nasıl yapacağız? ” Kendi kendimize bile sorduğumuz en sık sorulardan biridir.

Size ve çevrenize bu soruya cevap verecek hatta ilk fırsatta ayakkabılarınızı bağlatacak , motive edecek videoyu beğeneceksiniz.

35.Avrasya Maratonu İstatistikleri

 


 ImageGen (4)

ImageGen (1)

35.Avrasya Maratonu istatistiklerini çıkardım .Dünyada önemli sayılabilecek (kıtalararası tek maraton) Avrasya Maratonunun dünyada yapılan diğer maratonlara göre durumu aşağıdaki tablodaki gibidir.

Görüldüğü gibi bu yolda atacağımız çok adım vardır.

Dünya maraton

Not : Avrasya resmi rakamlarına göre maraton koşan sayısı 2840’tır.

Hem maraton , hem 15km  koşuları için ;

Yıllara göre Kayıtlı , maratona başlayan ve maraton/15km’yi bitiren koşucu sayısı da tabloda verilmiştir.

Ayrıca bir önceki seneye göre katılanların yüzde olarak artış  ve başladığı yarışı bitirebilenlerin oranı yer almaktadır.

15km_2013 Avrasya maratonu 35.Avrasya Maratonu

ImageGen (3)ImageGen

 

35.Vodafone İstanbul Maratonu ( 2013)

 

maraton_RTU7A

35.Avrasya maratonu(Kıtadan kıtaya koşulan TEK MARATON) tüm heyecanı ile başlayıp bitti. 10 Kasım’ın Pazar gününe denk gelmesi ile 17 Kasım’a ötelenmesi kendimce yanlış seçimdi.

10 Kasım’da yarışın 09:15 ‘de başlatılması planlanacak şekilde organize edilip , 09:05 ‘de 20.000 atletin ve 10-20 milyon medya izleyicisinin 09:05’de 5 dakikalık saygı duruşu harika ve unutulmaz bir tablo olabilirdi.

Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği’nin (IAAF) geçen yıl olduğu gibi bu sene de “Altın” kategorisine aldığı organizasyonda toplam bir milyon dolar ödül dağıtıldı.

22184370

35. Vodafone İstanbul Maratonu’nu elit bayanlarda Kenyalı atlet Rebecca Kangogo Chesir kazandı. Rebecca Kangogo Chesir 2.29.07 ile maratonu birinci tamamlarken, Türkiye adına yarışan Elvan Abeylegesse 2.29.31 ile 2. , Sultan Haydar 2.29.44’lük derecesiyle 3. oldu. Türk atletlerin başarısının altı çizilmiş oldu.

35. Vodafone İstanbul Maratonu’nu Kenya asıllı Fransız atlet Abraham Kiprotich kazandı. Boğaziçi Köprüsü gişelerinin 300 metre gerisinde verilen startla başlayan ve Sultanahmet Meydanı’nda sona eren 42 kilometre 195 metrelik maratonda Abraham Kiprotich ilk sırayı elde etti.

Expo Fuarından çektiğim devasa ayakkabı fotoğrafları :

20131116_174728

Maraton’da ilk sırada yer alan sporcular 50’şer bin dolar alırken, ikinciler 25’er bin dolar, üçüncüler de 15’er bin dolar para ödülü kazandı. Tekerlekli sandalye yarışında birinci olan sporcular 5’er bin, ikinciler 3’er bin ve üçüncüler de 2’şer bin dolar ödül elde etti.

20131117_090514

Organizasyon yıllar geçtikçe daha iyi bir hal alıyor. Özellikle Boston , Newyork ve diğer maratonları izleyen organizasyon komitesi Expo fuar havasını oldukça değiştirmişler. Sivil toplum kuruluşları ve bağış yapan organizasyonların artması oldukça sevindiriciydi.

20131117_08505520131117_084948_1

 

20131117_095915

DON’T EVEN THINK ABOUT IT  süper fikir … Koşuyu kendiniz için yapın :)

Olumsuz anlamda eleştireceğim bazı noktalar olacak. İlk önce insanları koşmadan önce tedirgin eden köprünün sallanması ve birgün önce yapılan önlem haberleri daha iyi ifade edilerek verilebilirdi.

Bu sene rahatça koşma düşüncesi içerisinde köprü üzerinde 5 kez durarak fotoğraflar çektim. Durduğunuz zaman köprünün salınım yaptığını hissediyorsunuz. Bu durumun risk noktasının belirlenerek önemüzdeki yıllar daha sağlıklı kararların verilmesinde fayda var.

İkinci olarak başlangıç konuşmaları , bazı medya haberleri  gibi arka odada dönen söylemler sporun önüne geçerek bir şekilde siyaset spora müdahale ediyor. Olimpiyatlardaki rezilliklerden ders çıkararak bazı girişimlerde bulunmasalardı daha iyiydi.

Son olarak da 15km bitişte sertifika için bekleyen yığın insanın oluşturduğu karmaşayı nasıl da düşünememişler anlamadım. Her sene işkence haline gelen , terli terli eşyalarının otobüslerde bulunmasını bekleyen koşu severler bir çözüm bekliyorlar.

20131117_105536

Koşucuların yorgun ve terli iken eşyalarını bulma çabalarından görünütler (Benim fotoğrafım)

Sonuçların istatistikleri net açıklanınca güncelleyeceğim.

Yıl Maraton 15 Km 8 Km Toplam Halk Yürüyüşü Ülke
2013
2012 3.838 5.469 3.669 13.006 100.000 93
2011 2.228 4.068 2.248 8.544 100.000 85
2010 2.080 4.103 2.197 8.380 200.000 85
2009 1.722 3.888 2.020 7.630  80.000 71
2008 1.474 3.351 0 4.825  80.000 55

20131117_105318Sulta

Eminönü’nden bir görüntü.

Yarı Maraton Koşarken Ne Kadar Su İçmeliyiz?

Koşu yapmayı seviyorum.Koşunun yararları konusunda birçok kaynak , birçok bilgi internetten bulabilirsiniz. Koşularınızı koşu organizasyonlarla (yarışma,festival siz nasıl ifade ederseniz..) süslemeniz sizin koşulara olan devamını sağlıyor. Koşu organizasyonlarını ben hem bir tatil hem de ödül olarak görüyorum.

Görsel

Koşu organizasyonları (küçük olanları saymazsak) 10,15,21,42 km şeklinde sıralanıyor. Ben genelde 21K,10K ‘yı tercih ediyorum. 42K’nın zahmetli  antreman dönemi , ciddi alan saatler dikkate alındığında disiplin gerektiriyor.

21K koşan biri olarak populer koşu sitesinde (www.runnersworld.com) bugün yayınlanan yazıyı özetlemeye çalışacağım.

Görsel

Bu çalışma 21K koşarken 2 etkin yol izleyebileceğinizi iletiyor ,

1) Susadığınız zaman su alırsınız.

2) Etkin bir su içme planı yaparsınız.

Görsel

Kanadalı araştırmacılar 10 koşucuyu 86 derece , 42  bağıl nemde (ki zor bir atmosfer) , 2 yarı maratonda izlediler.

Bir yarı maratonda koşucular susadıklarında , diğer yarı maratonda ise vücut  ağırlığının %1 ve üstü oranında  su kaybı olduğunda su içtiler.

Önceden yapılan çalışmalar  koşu yaparken vücut ağırlığının %2 ve üstünde su kaybı olduğunda performansın düştüğü gözlemlendiğini ortaya koyuyor.Çalışmaya göre koşarken susuz kalmaları durumunda koşucu vücutlarının %3 ağırlığında su kaybı olduğu gözlemlendi.

Az su içmenin çok fazla fizyolojik stres yarattığı açıktır. Fazla su içmenin de performansı arttırdığı görülmemiştir. Susadıkları zaman su içen koşucuların kalp tım hızlarının daha yüksek olduğu tespit edildi. Bu konuyla ilgili çalışmalar sürmektedir.

Çalışmaya göre %2 su kaybı olacağı kiolmetreyi yaklaşık tahmin etmek gerekiyor. Bu süre de benim tahminimce 10KM ve üstü civarındadır.

Bugüne kadar da  10 adet resmi yarı maraton koştum. Ben her 5 km de birkaç yudum su alarak ya da sadece serinlemek için alırım. Bu şekiilde araştırmadaki 2.grubun yaptığı %1 su kaybı olduğunda düzenli bir su alma politikası geliştirmek en optimum yol oluyor.

Kaynak :

http://www.runnersworld.com/drinks-hydration/how-much-should-you-drink-during-a-half-marathon

İlginizi çekecek diğer yazılar :

http://www.runnersworld.com/drinks-hydration/8-hydration-myths-busted

http://www.runnersworld.com/drinks-hydration/study-hydration-guidelines-overstate-athletes-fluid-needsGörsel

How Much Should You Drink During a Half Marathon?

Are we born to run? (Koşmak İçin Mi Doğduk?)

ENGLISH :

Running — it’s basically just right, left, right, left — yeah? I mean, we’ve been doing it for two million years, so it’s kind of arrogant to assume that I’ve got something to say that hasn’t been said and performed better a long time ago. But the cool thing about running, as I’ve discovered, is that something bizarre happens in this activity all the time. Case in point: A couple months ago, if you saw the New York City Marathon, I guarantee you, you saw something that no one has ever seen before. An Ethiopian woman named Derartu Tulu turns up at the starting line. She’s 37 years old, she hasn’t won a marathon of any kind in eight years, and a few months previously she almost died in childbirth. Derartu Tulu was ready to hang it up and retire from the sport, but she decided she’d go for broke and try for one last big payday in the marquee event, the New York City Marathon. Except — bad news for Derartu Tulu — some other people had the same idea, including the Olympic gold medalist and Paula Radcliffe, who is a monster, the fastest woman marathoner in history by far. Only 10 minutes off the men’s world record, Paula Radcliffe is essentially unbeatable. That’s her competition.

The gun goes off, and she’s not even an underdog. She’s under the underdogs. But the under-underdog hangs tough, and 22 miles into a 26-mile race, there is Derartu Tulu up there with the lead pack. Now this is when something really bizarre happens. Paula Radcliffe, the one person who is sure to snatch the big paycheck out of Derartu Tulu’s under-underdog hands, suddenly grabs her leg and starts to fall back. So we all know what to do in this situation, right? You give her a quick crack in the teeth with your elbow and blaze for the finish line. Derartu Tulu ruins the script. Instead of taking off, she falls back, and she grabs Paula Radcliffe, says, “Come on. Come with us. You can do it.” So Paula Radcliffe, unfortunately, does it. She catches up with the lead pack and is pushing toward the finish line. But then she falls back again. And the second time Derartu Tulu grabs her and tries to pull her. And Paula Radcliffe at that point says, “I’m done. Go.” So that’s a fantastic story, and we all know how it ends. She loses the check, but she goes home with something bigger and more important. Except Derartu Tulu ruins the script again — instead of losing, she blazes past the lead pack and wins, wins the New York City Marathon, goes home with a big fat check.

It’s a heartwarming story, but if you drill a little bit deeper, you’ve got to sort of wonder about what exactly was going on there. When you have two outliers in one organism, it’s not a coincidence. When you have someone who is more competitive and more compassionate than anybody else in the race, again, it’s not a coincidence. You show me a creature with webbed feet and gills; somehow water’s involved.

Someone with that kind of heart, there’s some kind of connection there. And the answer to it, I think, can be found down in the Copper Canyons of Mexico, where there’s a tribe, a reclusive tribe, called the Tarahumara Indians. Now the Tarahumara are remarkable for three things. Number one is, they have been living essentially unchanged for the past 400 years. When the conquistadors arrived in North America you had two choices: you either fight back and engage or you could take off. The Mayans and Aztecs engaged, which is why there are very few Mayans and Aztecs. The Tarahumara had a different strategy. They took off and hid in this labyrinthine, networking, spiderwebbing system of canyons called the Copper Canyons, and there they remained since the 1600s — essentially the same way they’ve always been. The second thing remarkable about the Tarahumara is, deep into old age — 70 to 80 years old — these guys aren’t running marathons; they’re running mega-marathons. They’re not doing 26 miles; they’re doing 100, 150 miles at a time, and apparently without injury, without problems.

The last thing that’s remarkable about the Tarahumara is that all the things that we’re going to be talking about today, all the things that we’re trying to come up with using all of our technology and brain power to solve — things like heart disease and cholesterol and cancer and crime and warfare and violence and clinical depression — all this stuff, the Tarahumara don’t know what you’re talking about. They are free from all of these modern ailments. So what’s the connection? Again, we’re talking about outliers —

there’s got to be some kind of cause and effect there. Well, there are teams of scientists at Harvard and the University of Utah that are bending their brains to try to figure out what the Tarahumara have known forever. They’re trying to solve those same kinds of mysteries. And once again, a mystery wrapped inside of a mystery — perhaps the key to Derartu Tulu and the Tarahumara is wrapped in three other mysteries, which go like this: three things — if you have the answer, come up and take the microphone, because nobody else knows the answer. And if you know it, then you are smarter than anybody else on planet Earth. Mystery number one is this: Two million years ago the human brain exploded in size. Australopithecus had a tiny little pea brain. Suddenly humans show up — Homo erectus — big, old melon-head. To have a brain of that size, you need to have a source of condensed caloric energy. In other words, early humans are eating dead animals — no argument, that’s a fact. The only problem is, the first edged weapons only appeared about 200,000 years ago.

So, somehow, for nearly two million years, we are killing animals without any weapons. Now we’re not using our strength because we are the biggest sissies in the jungle. Every other animal is stronger than we are — they have fangs, they have claws, they have nimbleness, they have speed. We think Usain Bolt is fast. Usain Bolt can get his ass kicked by a squirrel. We’re not fast. That would be an Olympic event: turn a squirrel loose — whoever catches the squirrel, you get a gold medal. So no weapons, no speed, no strength, no fangs, no claws — how were we killing these animals? Mystery number one.

Mystery number two: Women have been in the Olympics for quite some time now, but one thing that’s remarkable about all women sprinters — they all suck; they’re terrible. There’s not a fast woman on the planet and there never has been. The fastest woman to ever run a mile did it in 4:15. I could throw a rock and hit a high school boy who can run faster than 4:15. For some reason you guys are just really slow. (Laughter) But you get to the marathon we were just talking about — you guys have only been allowed to run the marathon for 20 years. Because, prior to the 1980s, medical science said that if a woman tried to run 26 miles — does anyone know what would happen if you tried to run 26 miles, why you were banned from the marathon before the 1980s? (Audience Member: Her uterus would be torn.) Her uterus would be torn. Yes. You would have torn reproductive organs. The uterus would fall out, literally fall out of the body. Now I’ve been to a lot of marathons, and I’ve yet to see any … (Laughter) So it’s only been 20 years that women have been allowed to run the marathon. In that very short learning curve, you guys have gone from broken organs up to the fact that you’re only 10 minutes off the male world record.

Then you go beyond 26 miles, into the distance that medical science also told us would be fatal to humans — remember Pheidippides died when he ran 26 miles — you get to 50 and 100 miles, and suddenly it’s a different game. You can take a runner like Ann Trason, or Nikki Kimball, or Jenn Shelton, you put them in a race of 50 or 100 miles against anybody in the world and it’s a coin toss who’s going to win. I’ll give you an example. A couple years ago, Emily Baer signed up for a race called the Hardrock 100, which tells you all you need to know about the race. They give you 48 hours to finish this race. Well Emily Baer — 500 runners — she finishes in eighth place, in the top 10, even though she stopped at all the aid stations to breastfeed her baby during the race — and yet, beat 492 other people. So why is it that women get stronger as distances get longer?

The third mystery is this: At the University of Utah, they started tracking finishing times for people running the marathon. And what they found is that, if you start running the marathon at age 19, you will get progressively faster, year by year, until you reach your peak at age 27. And then after that, you succumb to the rigors of time. And you’ll get slower and slower, until eventually you’re back to running the same speed you were at age 19. So about seven years, eight years to reach your peak, and then gradually you fall off your peak, until you go back to the starting point. You would think it might take eight years to go back to the same speed, maybe 10 years — no, it’s 45 years. 64-year-old men and women are running as fast as they were at age 19. Now I defy you to come up with any other physical activity — and please don’t say golf — something that actually is hard — where geriatrics are performing as well as they did as teenagers.

So you have these three mysteries. Is there one piece in the puzzle which might wrap all these things up? You’ve got to be really careful any time someone looks back in prehistory and tries to give you some sort of global answer, because, it being prehistory, you can say whatever the hell you want and get away with it. But I’ll submit this to you: If you put one piece in the middle of this jigsaw puzzle, suddenly it all starts to form a coherent picture. If you wonder, why it is the Tarahumara don’t fight and don’t die of heart disease, why a poor Ethiopian woman named Derartu Tulu can be the most compassionate and yet the most competitive, and why we somehow were able to find food without weapons, perhaps it’s because humans, as much as we like to think of ourselves as masters of the universe, actually evolved as nothing more than a pack of hunting dogs.

Maybe we evolved as a hunting pack animal. Because the one advantage we have in the wilderness — again, it’s not our fangs and our claws and our speed — the only thing we do really, really well is sweat. We’re really good at being sweaty and smelly. Better than any other mammal on Earth, we can sweat really well. But the advantage of that little bit of social discomfort is the fact that, when it comes to running under hot heat for long distances, we’re superb, we’re the best on the planet. You take a horse on a hot day, and after about five or six miles, that horse has a choice. It’s either going to breathe or it’s going to cool off, but it ain’t doing both — we can. So what if we evolved as hunting pack animals? What if the only natural advantage we had in the world was the fact that we could get together as a group, go out there on that African Savannah, pick out an antelope and go out as a pack and run that thing to death? That’s all we could do. We could run really far on a hot day.

Well if that’s true, a couple other things had to be true as well. The key to being part of a hunting pack is the word “pack.” If you go out by yourself, and you try to chase an antelope, I guarantee you there’s going to be two cadavers out there in the Savannah. You need a pack to pull together. You need to have those 64-, 65-year-olds who have been doing this for a long time to understand which antelope you’re actually trying to catch. The herd explodes and it gathers back again. Those expert trackers have got to be part of the pack. They can’t be 10 miles behind. You need to have the women and the adolescents there because the two times in your life you most benefit from animal protein is when you are a nursing mother and a developing adolescent. It makes no sense to have the antelope over there dead and the people who want to eat it 50 miles away. They need to be part of the pack. You need to have those 27-year-old studs at the peak of their powers ready to drop the kill, and you need to have those teenagers there who are learning the whole thing all involved. The pack stays together.

Another thing that has to be true about this pack: this pack cannot be really materialistic. You can’t be hauling all your crap around, trying to chase the antelope. You can’t be a pissed-off pack. You can’t be bearing grudges, like, “I’m not chasing that guy’s antelope. He pissed me off. Let him go chase his own antelope.” The pack has got to be able to swallow its ego, be cooperative and pull together. What you end up with, in other words, is a culture remarkably similar to the Tarahumara — a tribe that has remained unchanged since the Stone Age. It’s a really compelling argument that maybe the Tarahumara are doing exactly what all of us had done for two million years,

that it’s us in modern times who have sort of gone off the path. You know, we look at running as this kind of alien, foreign thing, this punishment you’ve got to do because you ate pizza the night before. But maybe it’s something different. Maybe we’re the ones who have taken this natural advantage we had and we spoiled it. How do we spoil it? Well how do we spoil anything? We try to cash in on it. We try to can it and package it and make it “better” and sell it to people. And what happened was we started creating these fancy cushioned things, which can make running “better,” called running shoes.

The reason I get personally pissed-off about running shoes is because I bought a million of them and I kept getting hurt. And I think that, if anybody in here runs — and I just had a conversation with Carol; we talked for two minutes backstage, and she’s talking about plantar fasciitis. You talk to a runner, I guarantee, within 30 seconds, the conversation turns to injury. So if humans evolved as runners, if that’s our one natural advantage, why are we so bad at it? Why do we keep getting hurt?

Curious thing about running and running injuries is that the running injury is new to our time. If you read folklore and mythology, any kind of myths, any kind of tall tales, running is always associated with freedom and vitality and youthfulness and eternal vigor. It’s only in our lifetime that running has become associated with fear and pain. Geronimo used to say that, “My only friends are my legs. I only trust my legs.” That’s because an Apache triathlon used to be you’d run 50 miles across the desert, engage in hand-to-hand combat, steal a bunch of horses and slap leather for home. Geronimo was never saying, “Ah, you know something, my achilles — I’m tapering. I got to take this week off,” or “I need to cross-train. I didn’t do yoga. I’m not ready.” Humans ran and ran all the time. We are here today. We have our digital technology. All of our science comes from the fact that our ancestors were able to do something extraordinary every day, which was just rely on their naked feet and legs to run long distances.

So how do we get back to that again? Well, I would submit to you the first thing is get rid of all packaging, all the sales, all the marketing. Get rid of all the stinking running shoes. Stop focusing on urban marathons, which, if you do four hours, you suck. If you do 3:59:59, you’re awesome, because you qualified for another race. We need to get back to that sense of playfulness and joyfulness and, I would say, nakedness, that has made the Tarahumara one of the healthiest and serene cultures in our time. So what’s the benefit? So what? So you burn off the Haagen-Dazs from the night before?

But maybe there’s another benefit there as well. Without getting a little too extreme about this, imagine a world where everybody could go out their door and engage in the kind of exercise that’s going to make them more relaxed, more serene, more healthy, burn off stress — where you don’t come back into your office a raging maniac anymore, where you don’t go back home with a lot of stress on top of you again. Maybe there’s something between what we are today and what the Tarahumara have always been. I don’t say let’s go back to the Copper Canyons and live on corn and maize, which is the Tarahumara’s preferred diet, but maybe there’s somewhere in between. And if we find that thing, maybe there is a big fat Nobel Prize out there. Because if somebody could find a way to restore that natural ability that we all enjoyed for most of our existence, up until the 1970s or so, the benefits, social and physical and political and mental, could be astounding.

So what I’ve been seeing today is there is a growing subculture of barefoot runners, people who got rid of their shoes. And what they have found uniformly is you get rid of the shoes, you get rid of the stress, you get rid of the injuries and the ailments. And what you find is something the Tarahumara have known for a very long time, that this can be a whole lot of fun. I’ve experienced it personally myself. I was injured all my life, and then in my early 40s I got rid of my shoes and my running ailments have gone away too.

So hopefully it’s something we can all benefit from. And I appreciate you guys listening to this story. Thanks very much.

(Applause)

TÜRKÇE :

Koşmak: Basit. Sağ, sol, sağ, sol — değil mi? Yani, bunu iki milyon yıldır yapıyoruz. Uzun zaman önce söylenmemiş ya da yapılmamış birşeyler söyleyeceğimi varsaymak biraz küstahça görünebilir. Ama keşfettim ki, koşmakla ilgili güzel şey şu; bu etkinlik sırasında sürekli acayip birşeyler oluyor. Örnekle anlatayım: Birkaç ay önce, New York City Maratonu’nu gördüyseniz, garanti ederim ki, hiç kimsenin daha önce görmediği birşey gördünüz. Derartu Tulu adında Etiyopyalı bir kadın başlama çizgisinde göründü. 37 yaşındaydı, 8 yıl içinde herhangi bir maraton filan kazanmamıştı, ve daha birkaç ay önce bebek doğururken neredeyse ölüyordu. Derartu Tulu sporu bırakıp emekli olmaya hazırdı. Ama dişini tırnağına takıp son bir hesaplaşma için büyük bir koşuda şansını denemeye karar verdi. New York City Maratonu’nda. Ancak — Derartu Tulu için kötü haber — aynı hedefe sahip başkaları da vardı. Örneğin, Olimpiyat altın madalyası sahibi Paula Radcliffe — o bir canavardı. Açık arayla, gelmiş geçmiş en hızlı kadın maratoncu. Erkekler dünya rekorunun sadece 10 dakika gerisinde. Diyebiliriz ki Paula Radcliffe, geçilemez. Girdiği yarış buydu.

Tabanca patladığında, kaybetmeye mahkum demeye bile gerek yok. Mahkumdan daha mahkumdu. Ama, bizim mahkum-mahkum sıkı çıkar. 26 millik (42 km) yarışın 22. milinde Derartu Tulu lider grup içindedir. İşte acayip şey, orada olur. Paula Radcliffe, büyük ödül çekini Derartu Tulu’nun kaybeden ellerinden alıp eve götürmesi kesin olan kişi birden bire bacağını tutar ve geride kalmaya başlar. Böyle bir durumda yapmamız gerekeni hepimiz biliyoruz, öyle değil mi? Dirseğinizle çenesine şöyle bir çarpıp bitiş çizgisine doğru uçarsınız. Derartu Tulu, bu senaryoyu çöpe attı. Uçup gitmek yerine, o da geride kalır, Paula Radcliffe’i tutar ve der ki, “Haydi. Bizimle gel. Yapabilirsin.” Ve Paula Radcliffe, maalesef, bunu başarır. Lider grubu yakalar ve bitiş çizgisine doğru hamle yapar. Ama sonra, yeniden geriye düşer. İkinci kez, Derartu Tulu onu yakalar ve çekmeye çalışır. Ve o noktada Paula Radcliffe der ki, “Ben bittim. Koş.” Bu masal gibi bir hikaye, ve sonunu hepimiz biliriz. Çeki kaybeder, ama eve daha büyük ve daha önemli birşeyle döner. Ancak, Derartu Tulu senaryoyu bir kez daha bozar. Kaybetmek yerine, lider grubu da geride bırakır ve kazanır. New York City Maratonu’nu kazanır ve eve büyük bir ödül çekiyle döner.

Kalbimizi ısıtan bir hikaye bu. Ama biraz daha derine bakarsanız, orada olan biteni merak edebilirsiniz. Bir aykırılık, aynı organizma içinde iki kez tekrar ediyorsa, bu tesadüf değildir. Yarıştaki herkesten daha yarışçı ve daha şefkatli birisi varsa yine, bu tesadüf değildir. Bana ayakları perdeli ve solungaçlı bir yaratık gösterirseniz, bir şekilde suyla ilgisi olduğunu bilirim.

Öyle bir kalbi olan birisi varsa, ortada bir tür bağlantı olmalı. Ve bunun cevabı, bence Meksika’daki Bakır Kanyonlar’da bulunabilir. Orada, uzak bir kabile, Tarahumara yerlileri yaşıyor. Tarahumaralar, üç konuda dikkat çekiciler. Birincisi, son 400 yıl içinde temel hiçbir değişim geçirmemişler. İspanyol istilacılar Kuzey Amerika’ya ulaştığında, iki seçenek vardı: Ya savaşıp karşı koymak, ya da kaçıp uzaklaşmak. Mayalar ve Aztekler savaştılar. Bu nedenle bugün çok az Maya ve Aztek var. Tarahumaralar’ın farklı bir stratejisi vardı. Kaçtılar ve saklandılar. Labirent yapıdaki kanyonlardan oluşan örümcek ağı sisteminde, Bakır Kanyonlar’da. Ve 1600’lerden beri orada kaldılar, hep oldukları şekilde. Tarahumaralar hakkındaki ikinci dikkat çekici şey şu ki, ilerleyen yaşlarında dahi — 70-80 yaşlarında — maratonlar değil mega-maratonlar koşuyorlar. 26 mil (42 km) değil, her seferinde 100-150 mil (160-240 km) koşuyorlar, hem de bir sakatlık ya da sorun yaşamadan.

Tarahumaralar hakkındaki son dikkat çekici şey de şu ki, bugün üzerinde konuşacağımız tüm şeylerden, — çözmeye çalışmak için tüm teknolojimiz ve beyin gücümüzle uğraştığımız kalp hastalığı, kolesterol ve kanser, suç, savaş, şiddet ve klinik depresyon — tüm bunlardan Tarahumaralar’ın haberi bile yoktur. Onlar özgürdür tüm bu ‘modern’ hastalıklardan. Peki bağlantısı nedir? Yine, aykırılıklardan bahsediyoruz.

Burada bir tür neden – sonuç ilişkisi olmalı. Bilim insanlarından oluşan takımlar, Harvard ve Utah üniversitelerinde beyinlerini sonuna kadar zorlayarak Tarahumaraların her zaman bilegeldiği şeyi anlamaya çalışıyorlar. Aynı tür gizemleri çözmeye çalışıyorlar. Ve bir kez daha, gizem gizem içinde. Belki de Derartu Tulu ve Tarahumaralar da üç başka gizem içine sarmalanmış, ve böyle sürüp gidiyor: Üç şey — eğer yanıtlarını biliyorsanız, gelin ve mikrofonu alın. Çünkü başka hiç kimse bilmiyor. Eğer siz biliyorsanız, dünyadaki herkesten daha akıllısınız. Birinci gizem şu: İki milyon yıl önce, insan beyni boyut olarak bir patlama yaşadı. Australopithecus’un bezelye boyutlarında minik bir beyni vardı. Birden insanlar sahneye çıktı — Homo erectus — büyük, eski koca kafa. O büyüklükte bir beyne sahip olmak için, yoğunlaştırılmış bir enerji kaynağına ihtiyacınız vardır. Diğer bir deyişle, ilk insanlar ölü hayvanları yiyiyordu. Tartışma yok, bu bir gerçek. Tek sorun şu ki, ilk keskin silahlar ancak 200,000 yıl kadar önce ortaya çıktı.

Yani bir şekilde, neredeyse iki milyon yıl boyunca hayvanları herhangi bir silah kullanmadan öldürdük. Kullandığımız şey kuvvetimiz de değildi çünkü biz ormandaki en büyük süt çocuklarıydık. Tüm diğer hayvanlar bizden daha güçlüdür. Sivri dişleri, pençeleri vardır. Çevik ve hızlıdırlar. Biz Usain Bolt’un hızlı olduğunu sanırız. Bir sincap bile Usain Bolt’a dersini verebilir. Hızlı değiliz. Şu Olimpik bir oyun olabilirdi: Bir sincabı salıverin, kim yakalarsa altın madalya alsın. Yani silah yok, hız yok, kuvvet yok, sivri diş yok, pençe yok. Bu hayvanları nasıl öldürüyorduk? Birinci gizem.

İkinci gizem: Kadınlar uzun süredir Olimpiyatlara katılıyorlar. Ama tüm kadın kısa mesafe koşucularının dikkat çekici özelliği, hepsi kötüdür, berbattırlar. Bu gezegene hızlı bir kadın yoktur ve asla da olmamıştır. 1 mili (1.6 km) en kısa sürede koşan kadın, 4.15’te koştu. Şuradan hangi liseli genci çevirsem 4.15’ten daha iyi koşar. Bir nedenle, gerçekten yavaşsınız! (Gülüşmeler) Ama az önce bahsettiğimiz maratona geldiğinizde — maraton koşmanıza sadece 20 yıldır izin veriliyor. Çünkü 1980’lerden önce tıp bilimi derdi ki, eğer bir kadın 26 mil (42 km) koşmayı denerse — 26 mil koşmayı denerseniz ne olacaktı, bilen var mı? 1980’lerden önce maraton koşmanızın neden yasak olduğunu? (Bir dinleyici: Rahmi yırtılırdı.) Rahmi yırtılırdı. Evet. Üreme organlarınız yırtılırdı. Rahmi vücudundan düşecekti, kelimenin tam anlamıyla. Çok sayıda maratonda bulundum, ama henüz düşeni görmedim. (Gülüşmeler) Sonuçta, sadece 20 yıldır kadınların maraton koşmasına izin veriliyor. Bu çok kısa öğrenme eğrisinde, sizler yırtılan organlardan kalkıp, 10 dakika yakınına kadar geldiniz erkek dünya rekorunun.

Sonra 26 milin ötesine geçersek, tıp biliminin insanlar için ölümcül olduğunu söylediği mesafelere — hatırlayın, Pheidippides 26 mil koştuğunda öldü — 50 ve 100 mile (80-160 km) geldiğinizde, birden oyun değişir. Ann Trason, Nikki Kimball ya da Jenn Shelton gibi bir koşucuyu alıp, 50 ya da 100 millik bir mesafede yarıştırıp, rakip dünyada kim olursa olsun kimin kazanacağına dair bahse girebilirsiniz. Size bir örnek vereceğim. Birkaç yıl önce, Emily Baer Hardrock 100 adlı bir yarışa katıldı. (100 mil=160 km) Yarışın adı herşeyi açıklıyor. Bu yarışı bitirmeniz için size 48 saat veriyorlar. Emily Baer, 500 koşucu içinde yarışı ilk 10 içinde, sekizinci olarak bitirdi. Hem de her bir yardım noktasında durup bebeğini emzirdiği hâlde — yarış sırasında. Ve buna rağmen, 492 kişiyi geçti. Son gizem: Nasıl oluyor da kadınlar mesafe arttıkça güçleniyor?

Üçüncü gizem şu: Utah Üniversitesi’nde, maraton koşanların bitiriş zamanlarını izlemeye başladılar. Buldular ki, eğer maraton koşmaya 19 yaşında başlarsanız, her yıl gittikçe hızlanırsınız, 27 yaşınızda zirvenize ulaşıncaya kadar. Bundan sonra, zamanla geri düşer ve yavaşlamaya başlarsınız, 19 yaşınızda koştuğunuz hıza geri gelene kadar. Yani yaklaşık 7-8 yılda zirvenize ulaşır, sonra yavaşça zirveden iner, başladığınız noktaya dönersiniz. Bu hıza dönmenizin de yine 8 yıl süreceğini düşünebilirsiniz, ya da 10 yıl — hayır, cevap 45 yıldır. 64 yaşında erkekler ve kadınlar 19 yaşlarında koştukları kadar hızlı koşarlar. Başka hangi fiziksel etkinlikte — lütfen golf demeyin, zor birşey olsun — ileri yaştaki yaşlılar delikanlı performansı sergiler?

İşte size üç gizem. Bu bulmacada öyle bir parça olabilir mi ki, tüm bunları açıklasın? Ne zaman biri tarih öncesine bakarak size küresel bir yanıt vermeyi denerse gerçekten dikkatli olmalısınız. Çünkü, ne de olsa tarih öncesi olduğundan, canınız ne isterse söyleyip sıvışabilirsiniz. Ama ben size şunu sunacağım: Bu bulmacanın tam ortasına öyle bir parça koyabilirsiniz ki, birdenbire tutarlı bir resim oluşmaya başlar. Eğer merak ediyorsanız, Tarahumaralar neden savaşmıyor ve kalp hastalığından ölmüyor, neden Derartu Tulu adlı fakir bir Etiyopyalı kadın aynı anda hem en şefkatli, hem de en yarışçı kişi olabiliyor, ve nasıl bir şekilde silahlarımız olmadan yiyecek bulabiliyoruz? Belki bunların nedeni, biz her ne kadar kendimizi evrenin hâkimleri saysak da, aslında sadece bir av köpeği sürüsü olmak üzere evrimleşmiş olmamızdır.

Belki evrimimiz, bir av sürüsü hayvanı olmaktı. Çünkü vahşi doğada sahip olduğumuz tek avantaj, — sivri dişlerimiz, pençelerimiz ya da hızımız değil — gerçekten iyi yaptığımız tek şey, terlemektir. Terli ve kokmuş olmakta gerçekten iyiyiz. Dünyadaki tüm diğer memelilerden daha iyi terleriz. Bu durum sosyal hayatta biraz rahatsızlık yaratsa da, iş koşmaya geldiğinde, yüksek sıcaklıklarda yapılan uzun mesafelerde fevkaladeyiz, dünyanın en iyisiyiz. Sıcak bir günde bir atı çıkarın, 5-6 mil sonra, atın önünde bir seçim vardır. Ya nefes alacak, ya da serinleyecektir. Ancak ikisini birden yapamaz — biz yapabiliriz. Peki ya bir av sürüsü hayvanı olarak evrimleştiysek? Bu dünyadaki tek doğal avantajımız, bir grup olarak biraraya gelip Afrika bozkırlarında bir antilop seçip sürü hâlinde onun ölümüne kadar koşmaksa? Tüm yapabildiğimiz budur; sıcak bir günde gerçekten uzağa koşabiliriz.

Eğer bu doğruysa, doğru olması gereken birkaç şey daha var. Bir av sürüsünün kilit kavramı “sürüdür” Tek başınıza gider de bir antilop kovalamaya kalkarsanız, Size garanti ederim ki, bozkırda iki ceset olacaktır. Birlikte çalışmak için bir sürüye ihtiyacınız var. Orada 64-65 yaşındakilere ihtiyacınız var, bu işi uzun süredir yapanlar onlar. Hangi antilobu yakalamaya çalışacağınızı onlar anlar. Antiloplar patlayıp dağılır, sonra yeniden toplanır. O uzman izcilerin sürünün bir parçası olması gerekir. 10 mil geride olamazlar. Kadınların ve ergenlerin orada olması gerekir. Çünkü hayatınızda hayvan proteininden en çok yararlandığınız iki zaman emziren bir anne ya da gelişen bir ergen olduğunuz zamandır. Antilop orada ölü yatarken, onu yemek isteyen insanların 50 mil (80 km) uzakta olması anlamsız. Onların da sürünün parçası olması gerekli. O gücünün zirvesindeki, 27 yaşındaki avı indirmeye hazır gençlere de ihtiyacınız var. Ve o yeni yetmelere de ihtiyacınız var, tüm süreci yaşayarak öğrenmeleri için. Sürü birarada kalır.

Doğru olması gereken bir başka şey: bu sürü gerçekten maddeci olamaz. Antilobu kovalamaya çalışırken, tüm ıvır zıvırınızı peşinizde sürükleyemezsiniz. Huzursuz bir sürü olamazsınız, kin güdemezsiniz. Mesela “O herifin antilobunu kovalamıyorum. Beni gıcık etti. Gitsin kendi kovalasın.” diyemezsiniz. Sürü, egosunu yutabilmeli, işbirliği içinde çalışabilmeli. Sonuçta ortaya çıkan, diğer bir deyişle, dikkat çekici derecede benzer Tarahumaralar’a. Öyle bir kabile ki değişmeden kalmış taş devrinden beri. Gerçekten geçerli bir iddia şu ki, belki de Tarahumaralar’ın yaptığı, hepimizin iki milyon yıl boyunca yaptığı şeydir.

Modern zamanda yoldan çıkmış olanlar bizleriz. Bilirsiniz, koşmaya uzak, yabancı birşey gibi bakarız. Önceki gece pizza yediğiniz için yerine getirmeniz gereken bir ceza. Ama belki de başka birşeydir. Belki de sahip olduğumuz bu doğal avantajımızı alıp bozan bizleriz. Nasıl bozuyoruz? Herhangi birşeyi nasıl bozarız? Ondan para kazanmaya çalışarak. Kutulayıp, paketleyip daha iyi hâle getirmeye ve insanlara satmaya çalışırız. Olan da budur bizler o süslü-yastıklı şeyleri yaratmaya başladığımızda. Koşu ayakkabısı denen, koşmayı daha iyi hâle getirecek şeyleri.

Koşu ayakkabılarının şahsen beni sinirlendirmesinin nedeni, onlardan bir milyon tane almış ve sakatlanıp durmuş olmamdır. Ve sanırım, eğer burada koşan birileri varsa — daha az önce Carol ile bir konuşmam oldu; iki dakika konuştuk ve konu plantar fasciitis’e (taban rahatsızlığı) geldi. Bir koşucuyla konuşursanız, garanti ederim ki 30 saniyede konu sakatlığa gelir. Peki eğer insanlar koşucu olarak evrimleştiyse, bu bizim tek doğal avantajımızsa, neden bu kadar kötüyüz? Neden sakatlanıp duruyoruz?

Koşu ve koşu sakatlıkları hakkındaki ilginç şey, koşu sakatlıklarının zamanımıza özgü, yeni oluşudur. Eğer halk hikayeleri ve mitoloji okursanız, her tür destanda, uzun hikayede koşmak her zaman özgürlük, canlılık, gençlik ve sonsuz zindelik ile ilişkilendirilir. Sadece bizim zamanımızda koşmak korku ve acıyla ilişkili olmuştur. Geronimo derdi ki, “Tek dostlarım bacaklarımdır. Sadece bacaklarıma güvenirim.” Nedeni şuydu ki, Apaçi triatlonunda çölde uçtan uca 50 mil (80 km) koşar, yumruk yumruğa dövüşür, birkaç at çalar ve silah çekerdiniz eve dönmek için. Geronimo asla şunu demedi: “Ah, biliyor musun, şu aşillerim — Bitiyorum, bu hafta bir ara vermem gerek” ya da “Biraz farklı tür çalışmalıyım. Yogamı yapmadım. Hazır hissetmiyorum.” İnsanlar her zaman koştular, koştular. Bugün buradayız. Dijital teknolojiye sahibiz. Tüm bilimimiz, atalarımız her gün olağanüstü birşey yapabildikleri için mümkün oldu. Bu da, sadece çıplak ayaklarına ve bacaklarına güvenerek uzun mesafeler koşmalarıydı.

Peki buna nasıl geri döneceğiz? Size söyleyeceğim ilk şey, tüm ambalajdan, satışlardan, pazarlamadan kurtulun. Tüm o pis kokulu koşu ayakkabılarından kurtulun. Şehir maratonlarına odaklanmaktan vazgeçin. Orada 4 saatte koşarsanız berbatsınızdır, 3.59.59’da koşarsanız harikasınızdır, çünkü bir diğer yarışa girmeye hak kazanmışsınızdır. O oyun ve keyif hissine geri dönmemiz gerekli. Ve bence bir de çıplaklığa. Bu, Tarahumaralar’ı zamanımızın en sağlıklı ve rahat kültürlerinden biri yapmıştır. Peki ne yararı var? Ne olacak? Önceki gece yediğiniz dondurmayı yakmanızı mı sağlayacak?

Ama belki burada başka bir yarar daha vardır. Bunda uç bir noktaya gitmeden, bir dünya hayal edin ki herkes kapısından dışarı çıkıp öyle bir egzersiz yapabilse ki, bu onları daha dingin, daha rahat, daha sağlıklı yapsa. Streslerinizi yaksa, artık ofisinize öfke saçan bir manyak gibi gelmeseniz, eve üzerinizde yine bir sürü stresle dönmeseniz. Belki bizim bugünkü hâlimizle Tarahumaralar arasında birşey vardır. Bakır Kanyon’a geri dönelim ve Tarahumaralar gibi mısır yiyerek yaşayalım demiyorum. Ama belki arada bir yer vardır. Ve onu bulursak, belki orada büyük, kocaman bir Nobel Ödülü vardır. Çünkü eğer birisi varlığımızın büyük bölümü boyunca keyfini sürdüğümüz o doğal yeteneği yeniden kurmak için bir yol bulsa, — 1970’lere kadar tadını çıkardığımız gibi — bunun sosyal ve fiziksel, ve politik, ve zihinsel yararları hayret verici olurdu.

Bugün benim gördüğüm, giderek büyüyen bir alt kültür var. Çıplak ayaklı koşucular, ayakkabılarından kurtulmuş insanlar. Her birinin bulduğu şey, ayakkabılardan kurtulunca, stresten kurtulursunuz. Sakatlıklardan ve hastalıklardan kurtulursunuz. Ve bulduğunuz şey, Tarahumaraların çok uzun süredir bildiği birşey: Bunun çok eğlenceli olabildiği gerçeği. Kendim bizzat deneyimledim. Tüm hayatım boyunca sakatlandım, ve sonra kırklarımın başında ayakkabılarımdan kurtuldum ve koşu hastalıklarım da kayboldu.

Umarım ki, bu hepimizin yarar göreceği birşeydir. Ve hikayeyi dinleyen sizlere minnettarım. Çok teşekkürler.

Yararlı linkler :

http://www.leventinyolu.com/2011/02/kosu-sakatligim-uzerine-uzun-bir-yazi/

http://www.leventinyolu.com/2011/03/kosu-teknigini-gelistirmek/

27_05_2012_Çayırova_21K

2012 Runtalya maratonu sonrası  , Bozcaada ve  Çayırova yarı maratonlarını koşmak  hedeflerimin arasındaydı.

Sakatlık nedeniyle  Runtalya’da yarı maraton , Bozcaada’da 10 K  koştum. Bu iki hedef düşüşünden sonra  Çayırova’da yapılacak olan 21K yarı maratonu koşanların ilklerinden olacaktım . Daha önce başlayan hafif diz ağrısı  Bozcaada  sonrası dönemde  arttı , takip eden hafta  en uzun koşum 12K  oldu . Ertesi hafta Salı günü  sadece 10K  , 2K düşük tempoda olmak üzere yine 12K koştum.Anladım ki  bu kadar  eğimli bir parkurda  bu diz, ayakla koşmak riskliydi. Kararı vererek  Cumartesi’ye kadar koşmamış , Cumartesi sadece 6K  ısınma koşusu yapmıştım.

Pazar günü kayıtta 21K ‘yı 10K çevirecektim. Onun yüzünden koşu çorabını , şapkamı almadım fakat  10K koşu tişörtümü yanıma aldım. :) (Gerçi pamuklu askılı birşey alacaktım :P)

27 Mayıs Pazar günü saat 04:00 gibi  yola çıkıp 06:30 gibi  kahvaltı yapmak, çay içmek için Kocaeli şehir merkezine girdik. Açma-simit yapan yerler  “Biz şimdi servis yapamayız, işimiz var ; fakat alabilirsiniz” gibi  garip bir cevapla karşılaşınca yolda yiyerek ve gülüşerek devam ettik. Kayıt yerine gelen ilk kişiler bizdik ve  ben 21K 10K  çevireceğimi ilettim. Görevli gayet sakince : “Şu andan itibaren kayıt değiştiremiyoruz” . Sakatlık , zorunluluk derken ikna edemedim :) Koşabileceğimi  biliyordum ama hem riske atmamak istiyorudum  hem de  hiç idman yapmamak beni korkutuyordu .Sonuçta  karar verip 21K koşmak için ısınmaya başladım .

Koşu içerisinde iki yana bayrak açıp saatlerce bekleyen kız görevliye “Senin işin daha zor” , izleyicilerin birinden kesme şeker alan bir gence ” Dopingi aldın hızlan artık gülüşmeleri” , … gibi motive edici  sözlerle  yarış daha keyifli hale geldi.

Koşu sırasında  aksaklıkları sıralamam gerekirse ;

1) Madalya sayısının iyi hesaplanması ve kontrol altına alınması gerekirdi.

2) Koşu sonrası muz,meyve suyu kalmaması nedeniyle zor anlar yaşandı. Yarış öncesi bu torbaların şuursuzca dağıtılmasının sebepleri  araştırılmalıdır.

3) 21K yarı maratonunda km taşları olması gerekirdi.

4) Çayırova yolları tekrar gözden geçirilmeli  daha düz yollar bulunmalıdır:)

5) Yarış sonuçlarının daha hızlı yayılması , daha görselliğe kavuşması için  projektör ve SMS sistemi  önerilir.

Koşu sonrası 59 yaşında altında kumaş pantolon , üzerinde yakalı gömlek olan , köyden birini anımsatan bir abi yaş gruplarının nasıl , ne şekilde olduğunu sordu. Biz de tek tek açıkladık ve ben seneye artık koşması espirisi  yaptım. Meğer abimiz  Avrasya’yı 01:12 , Osmangazi’yi 01:12 , Çayırova’yı 01:47 ile bitirmiş. Biz şok içinde  şaka yapıp yapmadığını anlamaya çalışıyoruz. (bu arada adam en fazl 8 km rastgele koşup idman yapıyormuş :)) Şaşkınlıklar içinde yaş gruplarını öğrenen abimiz son espriyi de patlatıyor : ” Seneye kesin kürsüye çıkarım , 60 yaş grubuna girerim” ..Alttaki linkte bununla ilgili bir  karikatür yayınlamıştım. Gülüşerek ayrıldık . http://www.dailymile.com/people/SedatE/photos/266695

Güzel arkadaşlıklar edinip , tekrar yola çıktık.

Hazırlıksız da olsam zoru başarmak  güzel , gurur verici …

HR-Pace grafiği

12 Mayıs 2012 Bozcaada Yarı Maratonu ve 10K Koşusu

 

Hafta içi 04:40 pace ile birlikte 15km ‘yi koşunca  zorlu 21km Bozcaada için hazır olduğumu düşündüm.Sol iç tarafımdaki  ağrı , geçen hafta içerisinde  başlayan hafif diz ağrısı , 2 hafta sonra yapılacak 21k Çayırova koşusu   nedenlerinden dolayı  Bozcaada’da  21 km koşmak zor ,riske girmek olacaktı.

Cuma öğleden sonra 4 arkadaş yola çıkıp , eğlenceli bir yolculuk sonrası Bozcaada’ya vardık .Cumartesi sabah güzel bir yürüyüş sonrası dizimi test ettim . Ağrı geçmeyince   kayıt öncesine kadar kararımı  öteledim ve baştaki kararımı uygulamaya karar verdim ve 10K yazıldım. Bu sayede burada 10K bir derecem , 2 hafta sonrası için de  antreman olacaktı.

Yarış başında geçen senenin birincisi ile kısa bir sohbet yaptık. Aynı pace değerinde olan 4-5 arkadaş ile birlikte başlama kararı aldık (fakat uygulayamadık) .Diğer yarışlarda yapmadığım , aslında yanlış bir çıkış olan tempolu çıkışımı durduramayınca 2 km sonunda nefesimi ayarlayamadım . 4 km kadar yokuşlarda tempoyu da azaltınca yaklaşık 03:30  seviyesine kadar düştüm.

Tempom düştü derken su istasyonundan su aldım . 10 metre ileride  “10K dönüşü”  yazısını görünce önümde de hiç koşan görmeyince durmak zorunda kaldım. Yukarıdaki Pace – Distance grafiğinde 12km pace kadar düşmem bu sebepten dolayıdır. Her ne kadar tempomu bozup , görevlilerin o noktaya geçmesini  beklesem de en fazla 1,5 – 2 dakikam kaybolmuştur. 46,31  derecem belki 45 civarında olurdu ki  04:30 altı olmayacaktı.

Dönüş 04:30  – 05:10 arası  olunca yokuşlarda zorlansam da  rahat rahat bitirdim diyebilirim . 03:20 cviarında tempo ile alkışlarla yarışımı bitirdim.

Hamdi Eroğlu  kendi yaş grubunda 55-59 yaş sınıfında 1. olarak  bize büyük bir mutluluk yaşattı. Geçen sene 3.olan Hamdi Eroğlu bu sene çalışmalarının meyvesini  alarak 1.oldu. Geçen senenin 1.si  bu sene 4 , geçen senenin 2.si bu sene 3. oldu. Şampiyonumuzla  akşam güzel bir balık sonrası  Pazar günü  Bursa’ya döndük.

2 hafta sonra Çayırova yarı maratonu olacak. Eğer internetten bulduğum Çayırova 21 km elevation grafiği aşağıdaki gibiyse Bozcaada’dan zor bir yarıl olacağa benziyor. 10 km zor , 10 km sonrası  daha kolay bir parkur olup rahatlıkla negarif split uygulanacak bir parkur olacağı kolayca görülebiliyor.

 2 hafta içerisinde ağrılara göre 21k ‘ya karar vereceğim.

Sonuçlar :

RunBursa

" Bursa Koşuyor "

Traveller Goat | Gezgin Keçi

Traveller Goat's Fancy Land | Gezgin Keçi'nin Düş Dünyası

Uzun Patika

Can Berk, spor ve yaşayarak öğrendiğim/öğrettiğim şeyler hakkında bir blog

Duygu | kurgusaldönüşüm

Başa sarar tüm nakaratlar dilimin ucunda. İki üç parça eksiğiz mırıldanırsak bu parçayı da geçeriz.

Hayata Dair...

İnsanlar sadece konuştukları şeylerden değil, sustukları şeylerden de sorumludur.

rabirius

photography and other things

Prakkypedia

Prakky | Public Relations | Adelaide

BİLİMSEL FELSEFE

KARANLIĞA MEŞALE

%d blogcu bunu beğendi: